Uzun Bir Pazar Günü

August 21, 2020

 

 

“Ne uzun bir pazar olur bu pazar, şayet düşünmeye başlarsan…

Çünkü insan hayatını görür bazen bu sıkıcı pazarlarda.

Pazar günleri yapamadıklarının toplamı oluverir aniden.1”

 

 

Covid-19 süreci ile ilan edilen pandemi sürecini tıpkı uzun bir pazar günü olarak hem izliyor hem de bizzat bu sürecin içinden geçiyorum. Birçoğumuz oturup bu uzun pandemik pazar gününde yapamadığı her şeyin bir toplamını çıkarmaya koyuldu. Şimdiye kadarki arzularını, şikayetlenmelerini, özlemlerini, bıkkınlıklarını, yalnızlıklarını, boşluklarını ve meşguliyetlerini sıraladı. Kendi kişisel tarihlerindeki çoğu pazarlarda, akşamüstüne doğru biriken sıkıcı bir melankoli eşliğinde kısaca hayatlarını sorgulayıp, olası kıyaslamalarda bulundukları zamanlardaki gibi.

 

 

 

 

Kimileri eski, sıradan pazar günlerine, bolca “verimli” aktivite, gezi veya hobi sığdırmaya uğraşırdı. Kimileri ise “kişisel bakım günü” ilan ederdi kendini şımartmak istercesine. Kimileri o günü de “evin görevleri” rutinine çevirirdi temizlik ve market alışverişi ile. Kimileri de yarı uyur yarı uyanık bezgin bir sıkılganlık eşliğinde gelmişi ve geçmişi arasında gezinirdi zihninde.

 

Pandemi de benzer başlıkların belki de hepsine neredeyse tam bir döngü yaratacak şekilde uğrayıp durduğumuz bir süreç. Groundhog Day/Bugün Aslında Dündü filmindekine benzer, sonsuz kez tekrarlanan bir pazar günü gibi.

 

 

 

Filmde de ana karakter Phil’in bir bakıma varoluşsal açılardan kendine sorduğu soruları ve aldığı yolu izliyoruz. Tek bir günün içinde nasıl sıkıştığına ve yarına bir türlü varamayışına tanık oluyoruz. Phil, yaşayabilmek için acaba önce ölümü mü kabul etmek sorusu ile karşılaştığı bu tekrar eden günde, başta korku, isyan sonra inkar ile başkaldırı ve en sonunda ise kabulleniş aşamalarını takip ediyor. Tüm bu aşamaları ruhsal bir dönüşüm ile tamamlayan Phil en sonunda “yarın umurumda değil, şu anda mutluyum” derken döngüden kurtulup “bugün aslında yarın” diyebiliyor.

 

Filmde öykünün özü Budist felsefeye de dayandırılmıştır. Buradan yola çıkarak pandemide 5 ayı geride bıraktığımız bu günlerde korku ile başlayıp şu an bir parça kabullenme ile devam eden süreçte ölümü görüp yaşamayı daha çok hatırlar vaziyette olmamız filmle yaşadığımız süreç arasında bir benzerlik kurmamı sağladı.

 

Çoğumuz için basit mutlulukları yakaladığımız ya da hatırladığımız bir şimdilik ve buradalık oluştu. Evlerimizin “sakinleri” haline gelebildik. Sokaklar, mekanlar, etraf sakinleştikçe gerçekten evlerimizin sakini olduk belki de beraberinde. “Mesken ile sakin arasındaki ilişkide”1, sakinin kelime anlamı ile beraber düşünüldüğünde durgun, sessiz, heyecanı ve kızgınlığı olmayan, kendi halinde kalabilmeyi başararak evin “gerçek” sakini olmak ancak evde sakin olunabilecek bir “dönemle” gerçekleşebildi.

 

Bizi en çok sakinleştiren evlerimizde, sessizliğin içinde kendi sesimize çokça maruz kaldığımız bu dönemde ne türden tehditkar imagolarla yüzleştik veya savaştık acaba? Süreci içimizde değişen ya da yeni bir yüzünü fark ettiğimiz kendimizle bir karşılaşma olarak ele almak ve bunu dönüştürmek zorunda mı hissettik çoğumuz? Wilhelm Schmid, şeyleri olmadıkları gibi görmekte teselli bulmanın yararı nedir diye soruyor.2 Oysa başımıza gelenleri sürekli başka açıdan görmeyi salık veren tv programlarındaki “bilir kişiler”, terapi ekolleri veya kitaplar bir süre sonra kişide, her durumda “sadece” bir kar veya kazanım görme isteğine yol açabilir ve bu da sonrası için başka bir sorunsal haline gelebilir.

 

Bir yerden sonra bu durum bende hep aynı soruyu sorgulatıyor: gerçeği ne derece eğip büküyoruz? Esasen sürekli bakış açısı değiştirme refleksinin bir süre sonra var olan gerçekliğin, sorunlar karşısında vereceğimiz esas ve yerinde tepkilerin altını oyduğunu düşünüyorum. Epiktetos, deneyimlediğimiz her duruma anlam vermenin insanın iktidarında olduğunu çünkü durumun kendisindense, hakkındaki yorumumuzun öneminin altını çizmişti2 tıpkı yeni dalga akım terapilerin öğretileri gibi fakat ben de burada diyalektik düşünmek gerektiğini vurgulayarak her şeyi de istediğiniz gibi anlamlandıramayacağımızı hatırlatmak istiyorum.

 

Anlam bu denli uğraşıp, sürekli konum değiştirip baktığımız ve sonunda bin bir çeşit çıkarımlarla eriştiğimiz çeşitliliklerden biri ise “gerçekliğin mutlak altyapısı olma” görevini üstlenemez! Terry Eagleton’ın dediği gibi “şeyler biz onları anlamlı hale getirdiğimiz için değil; doğaları gereği kendilerine ait anlama sahip olmalıdır.” 3

 

Pandemi sürecinde çoğu kimsenin yaptığı gibi bazen kazançta olduğumuza kendimizi ikna etmekle ilgili anlam ararken çokça hırpalanmak yerine bardağın boş olduğu zamanlarda da o kadehi kaldırmak, mutsuz olma hakkına sahip çıkmak gibi geliyor bana. Fakat insanları mutsuz olma haklarını savunmaktan geri tutan şeyler var sanki. Evlerde kalınan süre zarfında neredeyse herkesin içinde belirgin bir bekleme hali mevcuttu.

 

Sıkıntı ve bekleyiş arasındaki ilişkiyi ben de, biz tam olarak neyi bekliyoruz sorusu ile beraber düşündüm. Sıkıntıda iki varsayım ve aslında iki imkansız seçenek olduğu söylenebilir: “arzuladığım bir şey var ama ne ve arzuladığım bir şey yok. Ancak bu iki varsayımdan ya da inançtan hangisinin inkar edildiği her zaman muğlak. Ve bu muğlaklık sıkıntıda yaşanan o tuhaf felç haline açıklık getiriyor.”4 “Sıkıntıda olası bir arzu nesnesinin çağrısıyla arzudan, arzunun anlamsızlığından kaçışın çağrısı vardır.”5 Sıkıntı, herhangi bir şeyi sonunda ne olacağını bilmeksizin beklemek gibi nahoş bir durumun içinden geçen kişiyi, belki de hafifletip, durumu onun için daha dayanılır ve hatta daha sıradan ve normal kılıyordur.

 

Peki neden bu sürecin aslı nahoş ve dayanılmazdır? Çünkü neyi beklediğini bilmeden bir şey beklemek hatta bekliyor olduğunu inkar ederek ya da bilmeyerek geçen bir zaman dilimi olduğu için belki de. Ön kabulleri vardır sıkılan kişinin, her yaptığı ve yapacağı şey, herhangi bir farklılık ve ivme yaratmayacaktır içinde, arzusu geçici olarak dinamikliğini yitirmiştir, huysuz ve huzursuzdur, o “şeyi” bulmaya yönelik isteksizdir fakat paradoksal olan ise içten içe ümitli oluşudur. Böylelikle sıkıntı, içinde beklentiyi taşıyan ve git gide ağırlaşan bir duyguya dönüşmüştür zamanla…Peki bu yükü nerede bırakmalı?

 

Beckett’in Godot’u Beklerken’ indeki gibi, beklemeyi oyundan çıkarsaydık kalan yaşantımız neye dönüşürdü? Sürekli bir ideali bekliyorsak, “hayatınız daima gelecek olan hayatsa; sonsuz ve fakat sonlu bir süre için erteleniyor demektir”. Oysa hep kendimizden memnun, kusursuz, tamam ve tüm güçlü benliğe ulaşmayı beklemeyi bıraktığımızda ve tüm kesintileri, eksiklikleri, mutsuzlukları ve delikleri kabul etmeye izin verdiğimizde Groundhog Day’in Phil’i gibi bugün aslında yarın diyebilir hatta eksikliğe de kadeh kaldırabiliriz belki.

 

İnsanlık tarihini bu kadar derinden etkileyen çoğu ızdırap ancak bir süre sonra kendi direncini, sabrını ve dönüşümünü yaratmıştır. Anlamın retrospektif doğası gereği bu pandemik süreçte yaşadığımız güncel gerçeklik de yeni yeni bir “anlamın” içine yazılmaya başlamıştır. Bu yazı da bir tür bilinmeyeni sözle tanınır hale getirip bundan sonraki zamanlar için tarihsellikte kendine bir yol edinecektir.

 

 

Bu yazının PDF versiyonuna buraya tıklanarak ulaşılabilir. 

 

1 Ece Temelkuran, İkinci Yarısı, İstanbul: Everest Yayıncılık, 2014, s. 188.

 

2 Wilhelm Schmid, Mutsuz Olmak & Bir Yüreklendirme, İstanbul: İletişim Yayınları, 2019.

 

3 Terry Eagleton, Hayatın Anlamı, İstanbul:Ayrıntı Yayınları, 2012.

 

4 Fetişizmin, anlam ve algının inkarı amacıyla kullanılması üzerine kapsamlı bir tartışma için bkz. Joyce McDougall ,Plea for a Measure of Abnormality (New York: İnternational Universities Press, 1980).

 

5 Adam Philips, Öpüşme, Gıdıklanma ve Sıkılma Üzerine, İstanbul:Ayrıntı Yayınları, 2016.

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

İçerikler
Recent Posts

August 21, 2020

July 27, 2020

May 1, 2020

Please reload

Archive
Please reload

Search By Tags
Please reload

Follow Us
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square
Please reload

© LACANCI PSİKANALİZ ÇALIŞMALARI

Tel: +902129995623