Psikanaliz ve Queer: Ne âlâka?

I. Psikanaliz neyle iştigal eder?

Beni daha önce dinlemiş olanlarınız bu soruya vermeyi alışkanlık haline getirdiğim yanıta aşina olmalılar. Dil ile bedenin kavgalı ilişkisi ile. Psikanaliz bir öznenin özelinde, bir yapı olarak dilin, yani medeniyet, medeniyetin tüm sembolleri ve kuralları ile, bir canlı üzerindeki etkileri, ve bu canlının bu etkilerle başa çıkmak için ürettiği yanıt ve çözümler ile uğraşır. Bu yanıt ve çözümler asla tam olarak tatmin edici değil, hatta sıkıntı ve acı kaynağıdır. Psikanaliz insan denen canlı ile ilgili spekülasyonlar yapan soyut bir disiplin değil, teker teker derdini anlatan insanları dinlemek, ve sözlerinin kıvrımlarından yeni bilgi ve edimler türeterek yaşamı yaşanılır kılan bir praksistir. Yani bir icraattır. Ve eğer bir bilgi birikimi, bir teori, bir doktrin varsa da bu, neyin doğru neyin yanlış, neyin hasta neyin sağlıklı olduğunu söyleyen, yani normalleştirici, normatif bir söylem değil; az önce tanımladığım icraatı mümkün kılmayı, bu icraatın, yani insanları dinleme ve onlara bir şekilde yanıt verme (sessizlikle de olsa yanıt verme) ve bundan bir medet umma praksisini akılcı, anlaşılır ve bir vakadan diğerine sürdürülebilir kılmayı amaçlayan bir söylemdir.

Psikanalizin cinsellikle ilgili olarak kafa yorduğu herkesin bildiği bir şey. Neden? Burada bir yanılsama söz konusu olamaz mı? Freud bir sapık olup baktığı her yerde kendi dilediği şeyi görmüş, ve bunu da kuşaklarca aktarmayı başarmış olabilir mi?

Bu soruya en basitçe verilebilecek yanıt, Freud için cinsellikle genitalliğin, yani insanoğlunun erotik yaşantısı, arzuları ve hazları ile; cinsel organlarla yapılan şeyin, çiftleşmenin farklı şeyler olduğudur. İnsanın tensel yaşantısı çokşekilli sapkınlığı dediğimiz, yani bedenin bir bölgesi, örneğin ağzı, ya da bakışı ilgilendiren kısmî hazlarla örülüdür. Bunun adına dürtü diyoruz. Bu hazlar öznenin yaşantısı içerisinde onu, birtakım fantazmlar aracılığıyla öteki ile ilişkiye sokar. Ötekine duyulan arzu ve hatta aşk bu ilişki için gereklidir fakat direkt olarak penisi ve vajinayı ilgilendirmez. Bu anlamda da psikanalizin söz konusu ettiği cinsellik, illa sexologların ilgilendiği ya da biyolojinin konusu bir işlev olan cinsellik değil; libido dediğimiz enerjinin yaşamın bütün alanlarında insanın motoru olduğu fikridir.

Bu cinselliğin doğru adı çocuk cinselliğidir. Yani cinsel organlar işlevlerini yerine getirecek olgunluğa gelmelerinden önce oluşur, bedenin çeşitli bölgelerinin hassasiyetlerini, tahrik edilebilirliklerini ilgilendirir – ki bu bölgeler de örneğin ağız gibi, anüs gibi, hatta kulak ve bakış gibi Öteki ile bir alış-verişin yapıldığı yerleridir bedenin. Kısmî dürtüler dediğimiz bu haz mekanizmaları, insan cinselliğinin temelini oluşturur. Ve, aslına bakacak olursanız, bu fikir hayli queer bir fikirdir. Bedenlerin hangi toplumsal cinsiyette, ya da hangi eşeyde, yani biyolojik cinsiyette konumlanmış olduğu ile açıklanmayan hazların insan cinselliğinin temelini oluşturduğu fikri.

Aslında merkeze koymamız gereken mevhum bana kalırsa arzu mevhumudur. Arzu deyince zaten akla cinselliğe, tensel hazza dair bir şey geliyor. Psikanalizde arzu dediğimiz zaman, özneyi yaşatan temel bir kuvvetten söz ediyoruz. Fakat psikanalizin keşfi, bu arzunun her zaman öyle kolayca dile gelebilen, pozitif, tek yönlü bir şey olmadığıdır. Genelde şifrelenmiş biçimde nevrozlarımızda, yani günlük hayatta nasıl yaşadığımızı belirleyen bilinçdışı davranış kalıplarımızda ya da bazen rüyalarımızda, çözümlenmesi gereken bir bilmece gibi belirir arzu. En ilginç ve çelişkili tarafı da şudur: arzuladığımız şeyi istemiyor, istediğimizi düşündüğümüz şeyi de arzulamıyor olabiliriz.

İşte psikanalizi gerekli ve işlevsel kılan da bu durumdur. Psikanaliz aslında öznenin arzuları ile ilgili bilmecelerini çözmek, çıkmazlarına bir çözüm uydurmak için baş vurduğu bir icraattır. Arzunun çelişkileri bazen bedende, bazen düşüncede, bazen sosyal hayatta ya da ötekine olan bağda kendini gösterir. Örneğin durup dururken baş gösteren bir ağrı, kafaya anlamsızca doluşan düşünceler, bir alanda bir türlü başarı elde edememek, bir durumdan ya da nesneden anlamsızca korkmak... bu sıkıntılar bir soru haline getirilip psikanalizde ele alındığında ardında öznenin arzusu deşifre edilir. Zira arzu eğer açıkça kendini ifade edemiyor, dolambaçlı yollardan geçiyor ise bunun sebebi birtakım engellerin, Yasa ve yasakların varlığıdır. Tatmine konulan engeller, medeniyetin koşuludur Freud’a göre. Dürtülerin bastırılması insanlığın kaidesidir der. Bu yasa ve yasaklar bütünü ile insanın bununla yaşamak için geliştirdiği yöntemleri anlamak, bu yöntemlerden duyduğu rahatsızlığı hafifletmektir psikanalizin amacı. Ve bu mekanizmalar medeniyetle, yani insan olmakla eş değerdir. Bundan çıkan sonuç insanoğlu için cinsiyet ve cinsellik, toplumsal ve kültürel oluşumlardır. İşte size queer bir prensip daha: cinsiyet ve cinsel yönelimler toplumsal ve kültürel oluşumların alanına girer.

Bu yasa ve yasaklar bütünü dediğim şey nedir peki? Ve günümüzde Freud’un keşfi halen geçerli midir? Biliyorsunuz baskılama denen, arzularımızı sansüre uğratıp başka biçimlerde, semptomlarda, rüyalarda, dil sürçmelerinde dönüşmüş olarak geri gelmesini sağlayan mekanizmalar vardır. Peki bu sansüre hükmeden kurum ve güçler dönemden döneme değişmez mi? Freud’un zamanında ona gelen hastalar, genelde yasaklardan ötürü tatminsizlikleri semptoma dönüşmüş hastalardı. Freud bu yasa ve yasaklar bütününü ve bunlarla birlikte biçimlenen arzuları Oidipus kompleksi dediğimiz mit ile kuramsallaştırdı.

Kral Oidipus, kim olduklarını bilmeden babasını öldürüp annesi ile evlenen bir tragedya kahramanı. Bu hakikati öğrendiği zaman da kendi gözlerini oyduğu anlatılır. Yani bilinçdışı gerçeği tümüyle görmek, güneşe bakmak gibidir. Ne kadar uzun yıllar boyu bir psikanaliz de yapsak, hakikatin tümüne birden hâkim olmk imkansızdır, yarım yarım dile getirebiliriz hakikati.

Oidipus mitinin bir mit olduğunu unutmayalım. Demek istediğim, bu mitin unsurlarının bilinçdışı kuvvetlere tekabül ettiğidir. Oidipus’un kendisini siz ve ben gibi bir birey olarak ele almak değil söz konusu olan. Genelde kimse babasını öldürüp annesiyle evlenmez, ya da bilinçdışı arzularının farkına varınca gözlerini kör etmez. Bu mit bir yapıyı, yani bir ilişkiler bütününü ifade eder. Bu yapıda da gördüğümüz anne baba ve çocuk konumları ve bu konumlar arasındaki ilişkilerdir. Anne ile çocuğun bedenlerinin tekrar bir beden olamayacağı, babanın annenin arzusunun üzerine çeken konumunda olması gerektiği gibi bir kuralı ifade eder Oidipus kompleksi dediğimiz şey. Bu tablo normatif, hatta heteronormatif bir tablodur. Bu yapı öznenin yaşantısında cinsiyetler ve kuşak farkını içselleştirmesini sağlar.

Psikanaliz ve queer: ne âlâka?, diye adlandırabilirdim konuşmamı. Size psikanalizin temelleri ile ilgili verdiğim birkaç unsurun bazılarını queer söylem ve pratikler ile uyumlu hatta tarihsel açıdan onlara ilham vermiş unsurlar olarak belirledim: cinselliğin medeniyetle iç içe olduğu, toplumsal dinamikler ile biçimlenmiş olduğu fikri, ve cinselliğin özünde, bir özü varsa tabii, ya da temelinde diyelim, çokşekilli ve kısmî haz arayışlarının bulunduğu, her hangi bir doğal eşeylilik fikrinin ya da içgüdünün insan cinselliğin açıklamaktan hayli uzak olduğu fikri.

Fakat eğer “psikanaliz eşittir Oidipus yasası” konumunda kalacaksak, bunun queer bir konum olmadığı aşikâr. Ben psikanaliz ve queer’den bahsediyorsam bu iki söylem, iki konum, iki pratik arasında bir diyalog kurmayı amaçladığımdandır. Çünkü psikanalizin cinsellik ve cinsiyet ile ilgili son sözü değildir Oidipus kompleksi. Bu konuda, bu buluşmamızın çerçevesi de Fransızcadan çevirdiğim Lacan’ı anlamak kitabı olduğuna göre bu çerçevede aranızda bazılarınızın çalıştığı kavramlara da değinerek ilerlemeyi amaçlıyorum. Fakat daha fazla ilerlemeden önce, queer’i tanımlamaya biraz vakit ayıralım.

II. Psikanaliz yaşlı bir burjuva hatun ise, queer asi bir gençtir.

Etimolojik ve tarihsel olarak ilgilenelim biraz queer sözcüğü ile. Köken itibarıyla ilk olarak eğri, sonra da tuhaf demek bu sözcük. 19’uncu yüzyılın sonuna kadar en yaygın anlamı bu. Sonra bu anlamının mecazi bir kullanımı ile eşcinsel erkeği aşağılamak için kullanılan bir hakaret sözcüğüne dönüşüyor. Yani düpedüz Türkçedeki ibne’nin karşılığı. Bizim bugün queer teori, queer kimlik, queer akım şeklinde kullandığımız anlamı ise halk hareketlerinde ve akademik söylemde 90’ların en başlarında ortaya çıkmıştır. Tıpkı siyahî anlamına gelip de Afrika kökenli Amerikalıları aşağılamak için kullanılan “N ile başlayan sözcük”ün bu azınlık tarafından benimsenip yüceltilmesinde olduğu gibi, queer sözcüğü de cinsel yönelimi dolayısıyla ayrımcılığa uğrayan azınlık tarafından gururla benimsenerek bir politik duruşu ifade eder hale gelmiştir.

Tarihsel ve toplumsal süreçlere biraz daha yakından bakalım. 1968’da genel olarak cinsellikle ilgili özgürlükler doğmasına yol açan gençlik hareketi başladı. Daha spesifik olarak eşcinselleri ilgilendiren yönüyle 1969’da New York’ta Stonewall Inn adlı gey barda polisin baskı ve şiddetine karşı bir isyan baş gösterdi – ki her haziran ayında dünyanın dört bir köşesinde Onur Yürüyüşleri ile kutladığımız olay budur. Cinsel yönelimi ve cinsiyet kimliği nedeniyle hâkim sınıfın kendisini hapsettiği utançtan, kimliğini onur ve gururla taşımaya doğru giden bu hareket, queer sözcüğündeki anlam değişikliğinin açıklamasıdır.

Fakat belirtmemiz gereken çok önemli bir şey daha var. Daha 70’li yılların ilk yarısından itibaren, aslında 69’da başlayan hareketin öncüsü olsalar da siyahî ve Latin Amerika kökenli ve bilhassa da trans olan, bazısı sokaklarda yaşayan, seks işçiliği yapan kişiler hareketin dışına itildiler. (Bununla ilgili bilgilenmek için Marsha P. Johnson’un ölümü ve yaşamı adlı Netflix belgeselini izlemenizi öneririm). LGBT hareketine en çok G harfi yön verir oldu. San Fransisco’da bir gay gettosu olan Castro semtinde yaşayan beyaz erkek eşcinsellerin tuzu nispeten biraz daha kuruydu. Dünyanın diğer büyük kentlerinde de böyle semtler, görece korunan ve sosyo-ekonomik olarak daha kolay hayatlar mümkün hale geldi. Öte yandan bu eşcinsel görünürlüğü, etnik ya da sosyo-ekonomik sebeplerle de ayrımcılığa uğrayan bir gruba çok da dokunmadı, Latin Amerika ya da Afrika kökenli translar, hatta lezbiyenler de. İşte queer sözcüğünü bir arma, bir slogan, politik bir araç haline getiren toplumsal güç bu kaynaktan yola çıkıyor. Bir unsur daha var ki o da AIDS krizi. Böylesi daha az korunan bir alt sınıf, AIDS salgınından da daha çok zarar gördü. Erkek eşcinseller arasında daha yaygın olmakla beraber, yaşam koşulları daha düşük seviyede olanların korunma ve tedaviye olan erişiminin daha güç olduğu ve seslerini de daha zor duyurdukları bir gerçek. İşte bu birden fazla tür ayrımcılığa kurban olan kesimden doğdu queer hareket, ilk başta. Günümüzde ise durum biraz daha değişti diyebiliriz.

Queer terimini, akademide queer teori dediğimiz, sanatta ya da daha önemlisi sokakta queer hareket ya da akım dediğimiz şeyi anlamak tabii ki gender theory, yani toplumsal cinsiyet kuramını anlamadan mümkün olamaz. Çok kısaca söylemek gerekirse toplumsal cinsiyet kavramı, kadın ya da erkek olmanın öğrenilen, öğretilen, toplumsal ve dilsel yollarla aktarılan bir şey olduğu fikridir. Yani insanoğlu için kadınlığın ya da erkekliğin bir özü yoktur. Bu anlamda erkek ya da kadın karakterine atfettiğimiz her edim, aslı olmayan bir şeyin taklidi gibidir, yahut orijinali olmayan bir metnin her bireyde yeniden tercümesi. Performativite dediğimiz şey budur. Bu alanda Türkçe bir literatür oluşmakta. Sizi tabii Judith Butler’ın kitaplarına gönderiyorum bu konuda.

Akademide queere dair bir kelam etmek gerekirse hızlıca şöyle diyelim: 90’lı yıllarda, o güne kadarki bilim ve bilgi üretme biçiminin evrensel olduğu iddia edilen temellerinin aslında Batı Avrupa’lı beyaz heteroseksüel erkeğin egemenliğinde geliştiği fikri ortaya çıktı, ve dünyaya azınlıkların gözünden ve bu ayrımcılık ve güç ilişkilerini göz önünde bulundurarak hatta merkeze koyarak bakan yeni disiplinler ortaya çıktı : feminist çalışmalar, post kolonyal araştırmalar (sömürgecilik sonrası demek.) ve queer çalışmalar da bu genel akıma dahil.

Cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimler literatürüne ya da jargonuna aşina olmayanlar için biraz terminolojik bir bilgi vermek isterim. Türkçeye toplumsal cinsiyet diye çevirdiğimiz gender, Fransızca genre sözcüğünü biliyorsunuzdur. LGBT’yi oluşturan dört sözcüğü de muhtemelen biliyorsunuz: Lezbiyen, gey, biseksüel ve trans. Eskiden daha çok transseksüel denirdi, Türkçede halen bu sözcük yaygın gibi ama İngilizce transgender, Fransızca transgenre bu sözcüğün yerine geçmekte. Neden? çünkü toplumsal cinsiyet itibariyle bir cinsiyete ait olmak söz konusu trans bir kişi için. Seksüel sözcüğü ise eşeye yani varsayılan biyolojik cinsiyete gönderme yapıyor. Bir transın translığnı ortaya koymak için cinsel organları, kromozomları ya da hormonlarından bahsetmesine gerek olmadığı düşüncesi ile transseksüel yerine transgender kullanılıyor, Türkçede ise basitçe trans ya da trans birey diyebiliriz. Bu arada trans- Latince bir ön-ektir, ve karşı, öte, ötesine anlamı taşır. Örneğin Neptün gezegeninden ötedeki göksel cisimleri belirtmek için trans-neptünyen, Sibirya’yı boydan boya geçen trenden söz etmek için Trans-siberyen denir. Trans-gender da bu anlamda hem bir cinsten ötekine geçiş hem de cinsiyetlerin ötesinde anlamına gelebilir. Trans- ön- ekinin Latincede karşıtı cis-‘tir. C, I, S. Berisinde anlamına gelir. Cis-gender dendiği zaman da cinsiyetler ayrımının normları altında kalan, yani doğduğunda kendine atfedilen cinsiyeti öyle ya da böyle kabul eden, ikili cinsiyet sistemiyle ilgili açık ve bilinçli bir sorunu ya da sorgulaması olmayan kişiler kastedilir.

Bu terminolojide queer’in yeri nedir diye soracak olursanız, buna verilecek yanıtlar kişiden kişiye, bağlamdan bağlama değişir. Queer sözcüğünde bir “çok anlamlılık”, bir tür flu olma durumu var. Ben kendi okuma ve deneyimlerimden, hatta kendi öznel angajmanımdan yola çıkarak düşündüğüm şeyi aktaracağım. Şu bu derneğin etkinliklerinde, bu sanatçının eserinde, öteki akademisyenin yazısında, beriki politikacının nutkunda çeşitli nüanslara rast gelebilirsiniz.

İlk olarak queer bir “şemsiye terim”dir. Yani diğer bazı terimleri kapsayıp onları aşmayı hedefler. Örneğin LGBT kısaltmasına ki bunlara aseksüel’in A’sının, intersex’in İ’sinin de eklendiğini, hatta queer’in ta kendisinin Q’sunun da iliştiğini görmüşsünüzdür. Dahası başka cinsel eğilimlerin de bir kimlik seviyesine getirilerek kısaltmaya eklenmesi, oraya bir + iliştirilerek listenin uzayıp gitmesine engel olma çabasına neden olmuştur. Queer sözcüğünü belirsiz ama kapsayıcı bir anlamda kullanmak bana kalırsa fena fikir değil. Çünkü etiketlerin sayısını sonsuza kadar artırmak bir söylemi ya da politik duruşu daha kapsayıcı kılmaz. Bir öznenin kendini hangi imleyenle ifade ya da temsil edilmiş hissettiğine karşı bir önyargısız olmak, onu bu kimlik ifadesinden ötürü korumak, onun bu kimliğini sabit bir kategori seviyesine yükseltmeden de yapılabilir. İşte bu yüzden de bütün bu kategorileri kapsayan ve aşan, Hegel’ci anlamıyla bir Aufhebung yani bir ötesine geçme sağlayan bir terim olarak queer’i kullanabiliriz.

İkinci olarak, LGBTQIA+ kısaltmasında, hatta ilk versiyonu olan LGBT’de bile bir tutarsızlık olduğunu söyleyebiliriz. Lezbiyen ve gey birer cinsel yönelim iken, trans bir cinsiyet kimliğidir. Yani bu kategoriler mantıksal açıdan aynı seviyede değillerdir. L, G bir öznenin hem cinsiyet kimliğini hem de cinsel arzusunun neye yöneldiğini ifade ederken (Lezbiyen = kadınları arzulayan bir kadın, gey = erkekleri arzulayan bir erkek, biseksüel ise hem kadın hem erkekleri aynı anda ya da dönüşümlü olarak arzulayan bir kadın veya erkek) trans, yalnızca cinsiyet kimliği açısından bilgi verir. Trans’ı daha belirli hale getirmek için FtM ve MtF, Female to Male ya da Male to Female, Türkçesi ile dişiden erile ya da erilden dişile gibi kişinin atfedilmiş ve biyolojik cinsiyeti ile hissettiği cinsiyet, geçtiği cinsiyeti yan yana koyan terimler de türetilmiştir. Öte yandan kadın ya da erkek kutuplarından ikisine de tam olarak ait hissetmeyen ya da bu iki kutupluluğun kendisini sorgulayan ya da eleştiren kişiler de vardır – ki buna non-binary, ikili-olmayan kimlikler diyoruz. Bazı trans bireyler, seçtikleri ve geçtikleri cinsiyetle “normal” birer kadın veya erkek muamelesi görme arzularını ifade ederlerken, bazı trans bireylerse translıklarını savunarak cinsiyet rollerinin iki kutupluluğu ve bu rollerin içerdiği güç ve iktidar konumlarını eleştirirler. Queer sözcüğünü kapsayıcı bir sıfat ya da isim olarak kullanmak, daha ziyade bu şekilde sorgulayıcı, eleştirel ve halihazırda var olan kalıplara uymayan kişilerin işine gelir. Öyle ki bana kalırsa queer’i bir asıl, bir öz varmış gibi bir isim olarak kullanmaktansa; bir eylemi, bir durumu karakterize eden bir sıfat hatta düpedüz bir eylem olarak kullanmak mümkün olabilir. Queerize etmek diyebiliriz mesela. Böylelikle queer dışlanan bir cinsel kimliğin değil, heteronormativitiye karşı eleştirel bir konumun adı olur.

LGBTQIA+ listesinin uzayıp gitmesinin şöyle de bir aldatıcı yanı var ki, bu şekilde, eğer heteroseksizmden ve cinsel ikilikten kurtulmanın bir yolu olsa, herkesin sınırsızca zevklenebileceği ve kendilerini ait hissettikleri kategoride ontolojik bir tutarlılık içinde yaşayacakları yanılgısı. Oysa insan cinselliği, ki psikanalizin bize öğrettiği budur, bir tamamlanmaya, bütün ve zamanda sabit bir tatmine erişemez. Bu konuya birazdan döneceğim. Queer sözcüğü ile ilgili olarak bitirmek gerekirse fikrim şudur: Herhangi bir cinsel yönelim ve cinsiyet rollerinin bir kimlik seviyesine yükseltilmesi, sabit ve tutarlı birer kategori olabileceği yanılgısı yaratır. Oysa insanın cinsiyetli oluşunda sözcüklere ve kategorilere sığmayan bir yan vardır, ve bu nokta cinselliği saran simgesel çerçeve ve kurallar bütünü ne olursa olsun bakidir, indirgenemezdir. Bunun psikanalitik anlamda açıklamasını birazdan vereceğim. Bu simgesele indirgenemez şeye biz “gerçek” diyoruz. Lacan’cı kuramın temel bir kavramı olan bu terimi birazdan tanımlayacağım.

İnsan cinselliği normlara ve simgesele, yani dilin ve medeniyetin ifade ettiği kategori ve kurallara indirgenemezse, bu anlamda bence queer’in en verimli ve en akıllıca kullanımı, akışkan, ele gelmez, ikili zıtlıklara indirgenemez anlamında kullanımıdır. Bu şekilde queer, bir sınıf, bir kategori değil bir pratik ve bir politik duruşu ifade eder. Böylelikle kadın, erkek, trans, interseks, lezbiyen, gey, aseksüel, fetişist, travesti, drag queen, drag king, deri sever, sado-mazoşist... bu etiketler bir öznenin cinselliği açısından yüzde yüz tanımlanması için yeterli olmadığı gerçeğine karşın, heteroseksist normlara karşı sabit bir azınlık nüfusu ifade etmek yerine, her tür evrensele direnen, sabit tanım ve kuralların altını oyan, ya da çatlaklarına sızan bir aktivitedir queer, sonsuz bir dönüşümdür. Bir birliğin, kendi içinde tutarlılığın ifadesi değildir. Deleuze’cü birtakım terimleri kullanırsak bir oluş, yani bir sabitlikten ziyade devamlı bir dönüşüm fikri ve çoklaşma, çoğullaşma anlamı ile benliğin tek bir kimliğin sınırlarına sığmamasını ifade eder queer.

Bu fikirleri sentetize eden birkaç tanım bulmak mümkün. Bunlardan en sevdiklerim, en işlevsel bulduklarımı vermek isterim. Türkçeye çevrilmiş ve iyi bir giriş kitabı niteliğindeki eserinde Anne-Marie Jagose : Queer ugulamalar, biyolojik cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve cinsel arzu arasındaki ilişkilerin tutarsızlıklarını sahneye koyan yaratıcı ve bilimsel çalışmalardır.1, diyor. Bence bu queeri psikanalize yaklaştıran güzel bir tanım. Hatta Lee Edelman, daha da özetle queer’i bir mümkünler alanı olarak tanımlıyor.2 Bu queer’in sınırları belirsiz, ve her öznenin dönüşümü, yaratıcılığı üzerine kurulu olduğunu anlatıyor. Vereceğim üçüncü tanım da bir Türk düşünürden: Yaşar Çubuklu queerin bedenin temsil edilemez maddeselliğinin akışkanlığına dayalı bir dil kurmayı hedeflediğini öne sürüyor. Bir kez daha psikanalizle yolu kesişen bir ifade bence bu, zira psikanaliz dil ve medeniyetin beden üzerine, bilhassa cinsellik alanında söz geçirme çabasının öznedeki etkileri ve öznenin kurmaya çalıştığı dengeyle ilgileniyor demiştik. Fakat hiçbir yasa veya yasak dürtünün hakkından gelemiyor, hiçbir sözcük öznenin oluşuna dair son sözü söyleyemiyor. Queer yaratım ve pratikler öznenin bu mücadelesini konu ediniyor diyebiliriz.

Bu metin Haliç Üniversitesi'nde gerçekleşen Lacancı Psikanaliz ve Queer temalı konferansta okunmuştur. Etkinlikle ilgili bilgi almak için buraya tıklayabilirsiniz.

İçerikler
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square

© LACANCI PSİKANALİZ ÇALIŞMALARI

Tel: +902129995623