Queer Eleştirinin Etik Yönü

III. Psikanalizin cinsellik ve cinsiyetlenme ile ilgili ne söylediği ile biraz ilgilenmenin zamanı geldi. Kurama biraz daha yakından bakmalıyız ki, günümüz toplumunun gereklerine yanıt verip veremeyeceğine dair bir düşünce geliştirelim. Kuramsal bu bölümde “Lacan’ı anlamak” kitabını takip edenler için son zamanlarda çalıştığınız kavramlara göndermeler yapmaya çalışacağım. Bu ikinci konuşmamı kısa tutup soru cevaba yer bırakmak istiyorum.

Açıktır ki Freud psikanalizi icat ettiğinden beri dünya değişti. Peki medeniyette değişen nedir ve öznenin oluşumlarını nasıl etkiler? Queer söylemin doğuşunu psikanalizin bize öğrettikleri doğrultusunda nasıl açıklayabiliriz? Bu soruyu böyle sormam tuhaf karşılanmasın. Denebilir ki “ama eşcinsel yaşayışlar yahut cinsiyet-ikililiğine dayanmayan kimlikler tarihte hep vardı.” Tabii vardı, fakat dünya genelinde anayasaya haklarını yazdırmaya çalışan, ya da iki cinsiyet olduğu fikrini açıkça, kuramsal olarak eleştiren ya da yıkmaya çalışan bir akım yoktu. Foucault’nun bize öğrettiği gibi, söylemler öznellikleri belirler. Dolayısıyla Cinselliğin Tarihi’nde açıkladığı gibi, binlerce yıldır birbiriyle cinsel ilişkiye giren erkekler olagelmişse de “eşcinsel” bir kimlik olarak, ancak 19.yy sonunda var olmuştur. Bu dönemin tıbbî ve yasal normları ile ilişkilidir. Peki günümüz medeniyetinin hangi karakteristikleri queer denen şeyin oluşumunda kendini gösterir?

Queer teoriler ve toplumsal cinsiyet kuramının temel yazarlarında gördüğümüz, heteronormatif bir psikanalizin varlığını reddedemeyiz. Heteronormativiteye açıkça rastladığımız bir akım, Ortodoks Freud’cu olduğu iddiası ile Benlik kavramını ve benliğin, mutlak ve nesnel varsayılan bir gerçekliğe uyumunu merkeze alan ve 1950’ler Amerika’sında gelişen bir akım. Egopsychology diyoruz buna, yani Amerikan rüyası dediğimiz şey, self made man, narsisizm ve mükemmel aile, iş dünyasında performans gibi fikirlerin yönettiği bir medeniyet anının psikanalizidir bu. Ve Lacan kendi doktrinini bu psikanalizi eleştirerek kurmuş hatta bu yüzden Uluslararası Psikanaliz Derneği’inden atılmıştır. Açıkça Lacan’cı psikanalizi savunan ve uygulayan bizler için Egopsychology’nin normatif oluşuna diyecek bir şeyimiz yok... Öte yandan Lacan’ın öğretimini takip eden, fakat 60’lar ve 70’lerde geliştirdiği düşünceyi değil de, yapısalcı dediğimiz, Baba, fallus gibi terimleri merkeze koyan ve simgesel düzen dediğimiz şeyi dilin ve medeniyetin yapısı olarak değil, ahlâki kurallar bütünü olarak yorumlayan tutucu Lacan’cılar da var, Pınar’ın alıntıladığı örneklerde karşı çıkılan guruplar bunlar. Gereksiz polemiklere girmektense queerle psikanalizi daha ileri götürmeye çalışacağım ben ve Lacan’cı psikanalizin en ilerici yanlarını göstermeyi amaçlıyorum.

Gelin önce psikanalizin icadına bakalım

Freud’un nevrozların sebebi olarak cinsellikle ilgili bir nedenselliği koyması zamanında çok büyük tepki çekmiş ve Jung ve Adler gibi ilk çalışma arkadaşları ile yollarının ayrılması bundandır. Ayrıca içinde bulunduğu 19. Yüzyıl sonu Viyana burjuvazisinin cinsellikle ilgili olarak ne kadar kapalı ama nasıl da aynı anda iki yüzlü bir toplum olduğunu unutmayalım. Dolayısıyla, bu bağlamda, Freud’un cinsellikten, bilhassa da kadın cinselliğinden bahsetmesi, daha doğrusu birtakım semptomları, hastalarının şikâyet ettikleri rahatsızlıkları anlamaya ve iyileştirmeye çalışırken: “aklınıza ne geliyorsa söyleyin” demesi, yani serbest çağrışım kuralı dediğimiz çalışma biçimi, sansürler ve yargılanmaktan korkmanın ortadan kalkması halinde cinsellikle ilgili konuların su yüzüne çıkmasını sağlamıştır.

Az önce Oidipus’un normalleştirici olmasından bahsetmiştim. Günümüz toplumunun cinsiyet ve cinsellik ile ilgili yasa ve normlarının 19. Yüzyıldaki ile aynı olmadığı aşikâr. Kadınlık ve erkekliğin tanımları, toplumda oynamaları gereken roller gibi konularda 100 yıl öncesine göre biraz daha esnek, biraz daha az iki yüzlü olduğumuz söylenebilir. Cinselliğin görsel temsilleri yahut sözle ifadesi çok kolay biçimde kendine yer bulabiliyor. Farklı cinsiyet kimliklerinin varoluş imkânı ve korunması konusunda olumlu gelişmeler yaşanmadığı söylenemez. Psikanalizin bu gelişmelere katkıda bulunduğu bir gerçek. Fakat acaba psikanaliz hala yarışta mı yoksa cinselliğe ve cinsiyete dair modası geçmiş, tutucu, gerici bir tutum mu sergiliyor?

Queer teorisyenler psikanalize bu yönde itham ve eleştirilerde bulunuyor. Haklılar da. Zira Pınar'ın başlarken belirttiği gibi, bazı psikanalistler sosyal bağın nispeten queerleşmesinin –örneğin eşcinsel bir çiftin ebeveyn olabilmesinin- medeniyetin kendisine tehdit olduğu fikrinde olan analistler oldu. Fakat bu, queer taleplere yanıt verebilir bir psikanaliz, yahut psikanalizi queerleştirmek mümkün olamaz demek değildir.

En başta demiştim ki psikanaliz dil ile bedenin özne çapında ilişkisi, yani simgesel ile ona sığmayan bir karanlık nokta olan “gerçek”in ilişkisi ile ilgilenir. Psikanalizde cinsellik açısından bu karşılaşmayı ifade eden birtakım kavramlar var. Bunlardan ilki fallus – ki erkek cinsel organına olan bu gönderme psikanalizin eleştirilmesine sebebiyet vermiştir.

Psikanalizin geleneksel kuramı diyebileceğimiz şeyde, Freud fallus’u cinsiyetler farkının sembolü olarak belirliyor. Kız da oğlan da, pipinin varlığı ya da yokluğu kolayca göz çarpan bir fark ifade ettiğinden, belki de toplumun tümüyle beraber, bu gözlemden bir takım sonuçlar çıkarır. İlk olarak bu sonuç farklı olunduğudur. İki farklı cinsin varlığı gözlemlenir. Kız bu organ ve onunla beraber gelen simgesel yorumu ataerkil toplumda bir üstünlükse bundan yoksun olduğunu düşünebilir, erkekse bu organı kaybetmekten korkar. Aslına bakacak olursanız “çek elini oradan” diye kendini ifade eden yasak, erkek için olduğu kadar kız için de geçerlidir, zira çocukluktaki mastürbasyon erkeğin pipisi kadar kızın klitorisi ile de mümkündür. Fakat beden imgesinde bir artı gibi görünen pipinin simgesel yorumu iki cins arasındaki farkı öznenin belleğine kazır. Kız için halihazırdaki bu eksiklik ve erkek için bu tehdide Freud kastrasyon der.

Ve kadın ile erkeğin konumları kastrasyona göre birbirinden farklı: Erkek kastrasyon kompleksi sayesinde Oidipal senaryoyu aşarken, kadının kastrasyon kompleksi ilişkisi daha az mutlak, daha az sıkı, zira halihazırda kastre ise Oidipal senaryoyu terk etmek için kastrasyon kompleksinden bir hayır gelmez. Nitekim bir tehdit ve bir vaz geçiş söz konusu değildir. Tek çıkış yolu anneliktir: fallus yok ama dengini bir erkekten alacaksın gibi bir vaadin kızı yetişkinlikliğe taşıdığını iddia ediyor Freud. Fallus ile bebeği eş değer tutmak ve kadınlığı anneliğe indirgemek Oidipal senaryonun açıklayabildiği bir durum. Fakat kadınlığın saf özü gibi bir şey Kastrasyon’dan ve Oidipus’tan gelmiyor gibi duruyor. Bu yüzden de Freud “kadın ne ister?” sorusu, kadın arzusu ve cinselliği konusunda tatmin edici bir doktrin üretememiş, ve bunu da açıkça dile getirmiş, kabul etmiştir.

Lacan’la beraber biz bunu şöyle yorumluyoruz, erkek de kadın da kastrasyona tâbidir, fakat kadının kadınlığında bu fallik mantığa sığmayan, kastrasyona uğramayan bir şey vardır. Her kadın kendi içinde kurala, “herkes kastredir” kuralına bir istisna taşır. Bu yüzden de aşk ve cinsellik konusunda,

erkekte bulunmayan bir limitsizlik, bir korkusuzluk taşıyabilir. Ataerkil düzenin örtmeye, eve kapatmaya çalıştığı tam da budur. Burada cinsiyetlenme ya da sexuation tabloları dediğimiz Lacan’ın 70’li yıllardaki formüllerini doğrudan kullanmadım fakat mantığını vermeye çalıştım. Eğer bu tabloları okumuş çalışmış olanlarınızın sorular varsa daha sonra ele alabiliriz.

Ama zaten daha 70’li yılları beklemeye gerek olmadan, Lacan için penis ile fallus aynı şey değildir. Fallus penisin simgesel yorumudur.

Lacan’a göre fallus öncelikle sahip olunan bir şey değil, çocuğun anne için bedenleştirdiği bir şeydir der. Arzu, önce Öteki’nin arzusu olarak karşısına çıkar öznenin. Bebek, annesi ile bir birlik içerisinde değildir, ondan meme ister, ya da şöyle söyleyelim açlıktan dolayı çıkardığı sesler anne tarafından bir talep olarak yorumlanır. İşte böylelikle bebek dile girmiş olur. Fakat dilde her zaman yanlış anlamalar vardır. Dili yeni doğmuş bir bebekten çok daha iyi konuşan biz bile biliyoruz ki mükemmel iletişim diye bir şey yoktur, genelde insanlar işlerine geleni anlarlar, ve sıklıkla kendi kendilerine konuşurlar, ötekinin ne anlayacağını bilmeden. Bu bebek için de tabii ki böyledir, ve anne bebeğin mesajlarına mükemmel yanıtlar veremez. İşte bedensel ihtiyaçlar ile dilsel talep arasında açılan bu aralıkta doğan şeye biz arzu diyoruz. Yani nesnesi somut olarak dışarıda var olan bir şey değil, kökten olarak eksik olan bir şeydir. Ve Lacan bu eksikliğin simgesine Fallus diyor. Neden? Çünkü eğer anne bebeği bırakıp gidiyorsa bebeğin tatmin edemediği bir arzusu olsa gerek. İşte bu arzuyu yönlendiren şeyi Fallus’la simgeliyoruz. Bundan çıkacak ilk sonuç - ki bu queer bir sonuç – eğer Fallus bir organ değil bir sembol ise burada annenin bir kadın, babanın da bir erkek olmasına gerek yoktur. Anne konumunda bebeğin bedensel ihtiyaçları ile ilgilenen birincil kişi veya kişiler, baba konumunda ise gerçek bir insan bile değil, annenin sözleri ve davranışında onu bebekten ayıran, bebekle kendi

içine kapalı bir sistem oluşturmasına engel olan herhangi bir unsur olması yeterlidir. O yüzden de Baba-nın-adı diye bir kavram oluşturmuştur, bir şahıs değil simgesel bir kurum olduğundan.

Lacan’ın ortaya koyduğu en mühim özellik, Fallus’un penisin bir sembol, bir imleyen seviyesine yükselmiş hali olduğudur. Fallus burada cinsel ilişkiye dair sorunun, kayıp bilginin, eğer var olsaydı mükemmel tatmin anlamına gelecek ama var olmayan şeyin simgesi oluyor. Fallus’un arzunun sembolü oluşu, asla elde edilemeyişi, kaygan, hep başka yerde oluşundandır. Fallus bu anlamda dilin yarattığı eksikliğin simgesidir Lacan’ı güncel kılan bence kastrasyonu Oidipus’un imgesel üçgeninden, yani anne-baba-çocuk imajlarından çıkarıp yapısal bir olgu olarak açıklamasıdır. Bebeğin ilk çığlığının bir dil ögesi, bir imleyen olarak yorumlanması, onu Öteki’nin alanına kaydeder, ve böylelikle eksiksiz bir tatmin imkansız hale gelir.

Medeniyette ne değişti sorusunun ilk yanıtı işte budur: ataerkilliğin yavaş yavaş zayıflamaya başlaması sayesinde, Baba-nın-adı dediğimiz Yasa koyucu kurumun normalleştirici etkisi azalmıştır. Açıklamaya çalıştığım ve zaten yalnızca bir teori olan, hiçbir zaman mükemmel biçimde gerçekleşmemiş Oidipal senaryo gittikçe daha da gevşemiş, türevleri artmıştır. Ne Freud’un ne de Lacan’ın kuramlarında ailenin şöyle ya da böyle kurulması, şöyle ya da böyle cinsiyetlenilmesi gerektiği diye bir şey yoktur.

Öte yandan insanın bir dil varlığı oluşu değişmemiştir. Yani dilden gelen eksiklik baki ise de, Oidipal senaryo ve baba figürünün buna “normal” ya da heteronormal bir form verme çabası –ki bu çaba hiçbir zaman yüzde yüz başarı vermemiştir- bugün daha da az geçerlidir. Öyle ki Lacan 70’li yıllarda Oidipus’u Freud’un rüyası diye alçaltır, ve öznenin cinsiyeti ve cinselliği ile ilgili oluşumlarının illâ bu yoldan geçmeyebileceğini iler sürer.

Peki günümüzde Baba-nın-Adı’nın taşıyıcısı olan kurumlara ne oldu? Aile yapısı değişti, kadınlar da fallik iktidara ortak olmaya başladı. Cinsellik konusudaki yasaklar gevşedi hatta yerine “Yapma, etme”den çok, “daha da çok eğlen, zevklen, bunu da göster” diyen bir aşırı tüketime yönelik medeniyet geldi. Tüketim, bağımlılıklar ve pornografi çağı, içinde yaşadığımız.

Queer bu sınırsız haz arayışının, bir tamamlanma hayali midir? Eğer fallik düzen ataerkilliğin bir sonucuysa yalnızca, cinsiyetler farkından bağımsızlığını ilân etmek mümkün müdür?

IV. Burada ileri süreceğim son kuramsal bölüm cinsel fark denen şeyin psikanaliz için ne olduğu üzerine olacak.

Öncelikle deminden beri söylediklerimi özetlemek için şunu açıklığa kavuşturalım. Psikanaliz için cinsellikle ilgili söylenebilecek pozitif bir şey yoktur. Fallus denen sembol, penisi değil penis, klitoris ya da vajina ile doldurulamayan bir eksikiği, bir boşluğu ifade eder. Peki öyeyse biz bu sembolü böyle adlandırmaktan vaz geçemez miyiz, ya da eksiklik anlamına gelen yeni bir kavram icat edemez miyiz? Bence yapabiliriz bunu. Nitekim Lacan 60’lı yıllarda a nesnesi adını verdiği, talebin ve dürtünün parçalı nesneleri olan oral ve anal nesneler ile bakış ve sesi içine alan nesneler dizisini ifade eden bir kavram icat etmiştir. Arzunun sebebi nesne a nesnesi. Yani arzunun önünde değil, gerisinde. Bu kavramsal açıdan komplike kavram üzerinde bugün durmamaya karar verdim, yoksa akademik ders havasına bürünür konuşmamız ve psikanalitik kurama hakim olmayan dinleyicilerle konuşma şansını yitiririz. Fakat a nesnesi hem bir eksikliğin hem de dürtüsel hazzın adıdır yani sadece simgeselin neticesi bir negatiflik değildir, simgeselde eklemlenemez, yani bir sözcük ya da sembol değildir. O yüzden de tıpkı matematik formülündeki bir bilinmeyen gibi sadece bir harfle ifade

edilir. Ve dolayısıyla “gerçek” dediğimiz sınıfta bir yerdedir. Öznenin fantazmlarında, yani cinsel hazzını yöneten küçük senaryosunda öznenin Öteki’ne göre konumunu belirler. Ve belki de konumuz açısından hepsinden önemlisi, cinsiyetle bir ilgisi yoktur. Bu anlamda a nesnesi Lacan’ın, Freud’un çokşekilli sapkınlık dediği çocuk cinselliğini kuramsallaştırma biçimidir diyebiliriz. Fantazmın formülünde Öteki ile ilişkiniz açısından oral, anal, bakışsal ya da sessel dürtü ile ilgili bir konumunuz olabilir, bu sizi erkek ya da kadın olarak belirlemez. Belki soru-cevap sırasında a nesnesine yeniden dönebiliriz.

Gördüğünüz gibi ne kadar evirip çevirsek de fallus sözcüğünü kullanmaya devam ettiiğimiz sürece ataerkil ve heteronormatif bir yere düşüveriyoruz.

O yüzden de 70’li yıllar Lacan’ı ve günümüzde birtakım psikanalistlerin referansı olan, simgeselin gerçek’e söz geçiremeyeceği fikri üzerinde durmak istiyorum. Oidipus, Baba-nın-adı, Fallus... bunlar cinsiyetler ve cinsel arzu konusunda içi dolu, kesin, tatmin edici birer bilgi vermiyorlar, ve öznenin bilinçdışı hareketlerini de tamamen düzenlemiyorlar. Bilhassa günümüzde konuşan varlıklar olan bizler bedenin bu simgesel yapıya direnen gerçeği ile ilgili birer çözüm yaratma sorumluluğu ile geleneksel toplumlardakinden daha çok yüzleşiyoruz. Lacan cinsel ilişkiye dair bir formülün yazılamayacağını söylemiştir. Bu sadece kadın ve erkek arasında değil, herhangi iki konuşan varlık arasında da nasıl haz alınır, nasıl ilişkiye girilir, bu konuda matematiksel bir bağıntı kurulamaz anlamında “Cinsel ilişki yoktur” demiştir.

“Cinsel ilişki yoktur” demek, cinsiyetli iki varlık arasında kurulabilecek simgesel herhangi bir ikiliğin aktif-pasif, efendi-köle, sıcak- soğuk... kadınlık ya da erkekliğin özü ile ilgili bir bilgi vermediği, kadınla

erkeğin arasında mantıksal bir formül, genel geçer bir ilişki kuramadığı anlamına gelmektedir. Fakat bu ifade de hiç de queer değil! Zira halen cinsiyetlerin ikiliği fikrine kapalı kalmış bir düşünce. Bana kalırsa “cinsel ilişki yoktur” aksiyomu sadece kadın pozisyonu ile erkek pozisyonu arasında mantıksal bir bağıntı kurulamaz demek değildir. Cinsiyetli olmak, insanı bir yalnızlığa sürükler, demektir. Bu insanların cinsel ilişkiye girmedikleri anlamına gelmez. Ne kadar denenirse denensin, aşka, arzuya, fantazmlara, evliliklere rağmen Öteki’nin Öteki’liği baki kalır, sıfıra indirgenemez demektir. İnsan olmak, dil ile yoğrulmuş ve medeniyete doğmuş bir beden olmak demektir. Ve bu insanı eksikli, noksan kılar. Sezen Aksu’nun dediği gibi “geldim yarım, kaldım yarım”. Bu durum her öznenin kaderidir. Aristofan’ın mitini düşünün. İnsanın ataları dört kollu, dört bacaklı ve iki cinsel organlı yuvarlak canlılarmış. Tanrılar Olimpos’tan bakıp bu duble-insanların fazla güçlü ve kibirli olduğuna kanaat getirmiş ve Zeus da birer yıldırımla her bir yuvarlağı ikiye bölmüş. Bu yuvarlaklar arasında iki dişil, iki eril, bir dişil bir eril organa sahip olanlar da varmış. Velhasıl dünyanın her bir yanına dağılan insanlar, öteki yarılarını arar olmuşlar. Tabii ki yine bir miti harfi harfine ele almayacağız, bu mit Sezen’in bir dizeyle anlattığı şeyin genişletilmiş bir metaforudur, cinsiyet ikiliğnden yola çıkar. Ama Sezen’in dizesi daha queer’dir diyebiliriz, zira cinsel organları ve cinsî konumları söz konusu etmez, sadece insan olmanın noksan olmak olduğunu söyler. Daha akıllı ve gerçekçidir de bir başka değişle daha psikanalitiktir, zira eksik gelinir ve eksik kalınır. Cinselliğe dair bir şeyler her daim tuhaf ve yamuk’tur. Yani queer. Lacan açıkça şöyle der: doğru, eğrinin istisnai bir halidir. Eğri doğrunun gerçeğidir. Diyebiliriz ki queer, cinselliğin gerçeğidir. Ve Oidipal anlamda “doğru” olmak genel-geçer ya da psikanalizin savunduğu değil, insanlık tarihinin belli bir döneminde aldığı ve pek âlâ değişebilecek bir biçimidir.

Psikanaliz analizanların anattıklarında bunu duymak ve analizanları a-normal çözümlerinde desteklemelidir.

V. Bitirirken, sonuç yerine, bu yan yana koyduğumuz iki alan; queer ve psikanalizin birbirlerinden ne öğrenebileceğini düşündüğümü belirtmek isterim. Öncelikle daha önce de ifade etmeye çalıştığım bir ayrımı, psikanalizle queer’i neyin ayırdığını bir kez daha söylemek istiyorum. Psikanaliz yöntemi çok belirgin bir icraat, her ne kadar standart, yani bir vakadan diğer vakaya tekrar edilebilir olmasa da, bir kişinin gidip diğer bir kişiyle bir mahremiyet içerisinde, serbest çağrışım kuralını takip ederek konuşması demek. Oysa queer pek çok farklı şeyin adı olabilir. Örneğin bir kişi kendini queer olarak tanımlayabilir, bu halde bir cinsel yönelimin adı, veya bir cinsiyet kimliğinin adı pozisyonundadır. Bu kişinin öznesi olduğu etkinlikler eğer queer’e dair bir şeyler taşıyorsa queer olabilir, olmayabilir de. Örneğin eşcinsel bir yazarın yazdığı her şey queer edebiyattır diyemeyiz. Eğer heteronormativiteyi sorguluyor ve sarsıyorsa bir eser, bir nesne ya da bir akademik çalışma queer olabilir. Bir şiir, dilin normlarını zorluyorsa ona queer diyebiliriz belki. Bunu siyasi bir eylem olarak, ya da günlük hayatınızın bir parçası olarak sokakta yaşıyorsanız bu da queer bir edim olabilir. Örneğin, şöyle bir sahne hayal edelim, iki trans kadın, birinin nüfus cüzdanı pembe, diğerinin mavi. Gidip evlendirme dairesinde evlenirlerse, evlilik kurumunu queerize etmiş olurlar. Bir de nesnesi açıkça queer olan çalışmalar olabilir, cinsiyet ve cinsel kimliklerle ilgili ne söylüyor diye, mesela lezbiyen aşktan bahseden bir şiiri incelerseniz yazdığınız makale queer çalışmalar kategorisine sokulabilir.

Bu kafa karıştırıcı örnekleri vermemin sebebi psikanalizle queer’i yan yana koyarak elmalar ile armutları toplamaya çalıştığımızı göstermek. Zira iki disiplinin de birer kuramsal birikimi var, hatta bunlar kendi içinde ayrımları olan, çelişkileri olan düşünce alanları (pek çok psikanaliz ekolü var mesela). Fakat bu iki disiplinden birinin ne icra ettiğinin sınırları hayli belli iken diğerininki flu. Nesnelerini kıyaslayabileceğimiz iki bilim değiller. Öyleyse birbirlerinden ne öğrenebilirler?

Bence queer, psikanaliz kuramından ve psikanalitik deneyimden sadece toplumsal veya spekülatif seviyede değil, öznel seviyede de kimliklerin tutarsız, zaman içinde değişken olduğunun doğrulamasını bulabilir. Öte yandan, var gücüyle mücadele ettiği heteronormativiteyi bilinçdışı biçimde yeniden yaşattığımızı, bazen queer alanlarda bile normatif davranış biçimlerinin üretilebileceği ve bunun da öznelerin bilinçdışı hakikatinin bir ürünü olabileceğini öğrenebilir. Queer’i politik bir angajman halinde, bir ideal, bir ideoloji şeklinde yaşamak bazen bir özneyi kendi hakikati ve iç çelişkileri ile karşılaşmaktan uzaklaştırabilir. O yüzde de queer’i bir ideolojiye dönüştürmektense, her tür çelişkinin, dönüşümün, tutarsızlığın adı olarak ele almak, cinsiyetli bedenlerin dengelerinin ne kadar hassas ve istikrarsız olduğu üzerine odaklanmak queerin özüne daha yakındır diye düşünüyorum. Böylelikle eleştirel ve taze kalır. Ve bir modaya dönüşmekten, ana-akım medyada tüketim toplumunun bir diğer kandırmacası olmaktan kendini koruyabilir.

Öte yandan, zaten öznelerin dilinde cinsiyetli varlığın tutarsızlıkları ve çelişkilerini duyan, duyması gereken psikanaliz de, kulağının pasını queer söylemler ve pratikler ile silebilir. Böylece eskinin normlarını genelgeçer antropolojik gerçekler addetmeyi bırakıp başka başka yaşam ve haz biçimleri, değişik dürtü montajları, görülmemiş semptomatik yaratımlar ve yeni arzu paradoksları ile ilgilenecek biçimde etiğini geliştirebilir. Psikanaliz için queer bir etik mümkün ve gereklidir.

Bu metin Lacancı Psikanaliz ve Queer etkinliğinde yazar tarafından okunmuş 2. metindir. İlk metne bu siteden ulaşılabilir. Etkinlikle ilgili detaylı bilgiye de buraya tıklayarak ulaşılabilir.

İçerikler
Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square

© LACANCI PSİKANALİZ ÇALIŞMALARI

Tel: +902129995623